Kapat !
Anasayfa » Sağlık » Stres ve Ruh Sağlığı » Hayat Stres İçin mi Var?

Hayat Stres İçin mi Var?



HAYAT STRES İÇİN Mİ VAR?

Evet desem inanır mısınız?

İnanın, çünkü hayat problemlerle dolu ve stresi şöyle ya da böyle yaşamak zorundayız.

Her şey kararlarımıza bağlı… İsteklerimiz, tercihlerimiz, seçme özgürlüğümüz konularında kimse bizim adımıza karar veremez. Tek hakim ve tek karar merci sadece kendimi-ziz. Şimdi bir soru sarmanın tam zamanı. Bu sorumluluğun boyutlarının farkında mısınız? Daha soru biter bitmez kafadan yanıtların hepsinin evet olduğunu duyar gibiyim. İnsan bunun gibi kendisini ilgilendiren konularda kartal kesilir, örneğinde olduğu gibi. Var olan her şeyin birbirini tamamladığını, bir şey kazanmak için başka bir şeyi kaybettiğini, gücünden bir şeyler katmadıkça kazandıklarının tadının his-sedilmediğini. Kazandıklarımızın neler olduğunu şöyle bir geriye dönüp baktığımız zaman yaşadıklarımızı tatlı bir anı olarak hissediyor ve geçmişte yaşadığımız zorluklara gülüp geçiyoruz.

Stresli hayat

Stresin asıl hüzünlü tablosu, yaşama sevincini kaybettiğimiz zaman kendini daha ağır hissettirmesidir. Bunun birçok nedeni olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Her birimiz kim bilir bu duyguyu kaç defa yaşamışızdır. Bu duyguyu ilk defa hissettiğim yıllarda, daha çiçeği burnunda yeni bir yöneticiydim. İdealizm düşleri içerisinde bütün amacı tüm saflığıyla başarmak için verdiğim mücadeleye rağmen beklenmedik sürprizlerle yenilgiyi hissetmek bütün hayallerimi silip süpürmüştü. Her şeyin bittiğini düşündüğüm ve stresi derinliklerimde hissederken; hiçbir şey yapmayı düşünmüyor, her şeye karşı bir tür küslük yaşıyordum ve bundan sonraki her şeyin nasıl sonuçlanacağını düşünürken acabalar ve güvensizlikler arasında sıkışıp kalmıştım. Zor geçen o günlerde sıkıntılarımı kitaplarla paylaştım. Kitapları karıştırırken elime M. Gandi’nin sözleriyle süslü bir kitap geçti ve okumaya başlar başlamaz satırların arasında saklanmış bir şimşek bütün şiddetiyle çaktı. Şimşek çakan satırlarda hatırladığım kadarıyla şunlar yazılıydı: “Düşündüklerinize dikkat edin karakterinize dönüşür, söylediklerinize dikkat edin alışkanlıklara dönüşür.” Demek ki insanın kendisi kendini yönlendirebilir, iyi ve kötü şeyleri kendisine kazandırabilirdi. O halde kazanmak için iyi şeyler düşünmeliydim. Ben de öyle yapmaya başlayınca, yaşadığım stres hafifledi, hatta bir daha asla stres yaşamamalıyım diye hesaplar yapmaya başladım.

Zorluklar karşısında kendini güçsüz hissetmek, zaman zaman yaşadığımız bir duygu, bazen işin üstesinden gelemeyeceğimiz korkusuna kapılır ve stresi hissetmeye başlarız. Bu duyguları yaşamak insanın düşünce gücü (akıl) kullanımını olumsuz etkiler. Yapılması gereken baştan çok iyi plan yaparak ve düşünce gücü çerçevesine (IQ ve EQ) pratik ve duygusal zekânı katarak “ne yaparsam nasıl başarabilirim?” diye her defasında yeniden başlıyormuş gibi başlamak.

Bırakın yenilgiyi kabul etmeyi, aklınızdan bile geçirmemeniz en doğrusudur. Dahiler yenilgiyi asla düşünmediler, hatalara rağmen yılmadan üstüne gittiler ve sonuçta insanlığa unutulmayan eserler kazandırdılar. Düşündükleri tek şey hayallerini gerçekleştirmekti.

Görünmeyen güçlerimizin deposu olan beynimiz yaratıcı özelliğinin kullanılmasıyla başarılı olmamız gereken bir sürü alternatif üretir; ancak beynimizin ürettiği alternatiflere kalbimizin gücünü eklememiz şarttır. Çünkü kalbimizin bize vereceği inanç ve istek duyguları beynimizin ürettiği alternatiflerin en uygununun seçilmesini, uygulama aşamasında hatasız ve aksaksız şekilde sürdürülmesine ve başarıyla sonuçlanmasına yardımcı olur. İnsanın mutlu olması ve başarılı bir hayat sürdürebilmesi için beynindeki görünmeyen güçlerin farkına varması gerekir, bunun için de insanın kendini tanıması, nasıl bir güce sahip olduğunu keşfetmesi işin en önemli tarafıdır.

Yaşam bizlere birçok seçme şansı vermiş, ne yapmamız gerektiği konusunda da özgür bırakmış. Yapmak istediklerimizin her aşamasında istediğimiz gibi hareket etmek özgürlüğüne sahibiz. Bütün bunlara rağmen stres yaşıyorsak bir şeyleri yapmadık demektir.

Öğrenme güdüsü, hayatı nasıl daha mutlu yaşayabilirim duygusundan kaynaklanır. Strese karşı koymanın bir yaşam tarzı olduğunu ve asla zor olmayacağını, ama asıl olan stres nedenini öğrenmekti. Hayatınıza yön vermek, istediklerinizi şekillendirmek sizin elinizdeyken, yaşamınızı kader olgusuyla değerlendirmeniz yapacağınız en büyük hata olur hele var olan gücün varlığının bilincinde olmamakla.

Salvador Dali tarihçiler tarafından çılgın bir dahi olarak anlatılır. Dali’nin çılgınlığı sadece davranışlarında değil, yaptığı eserlerinden ve yaşam tarzından da anlaşılır. Sert tavırlarıyla çok dikkat çekmiş ve bu tavrı ona karşı daha çok ilgi duyulmasına neden olmuştu. Tırajıkomik kelimesinin tanımı en çok onun yaşam tarzını anlatabilir. Güldüğüne pek az insanın şahit olduğu söylenir; ama o hayata hep mizahi pencereden bakan, ancak protest tavırlarıyla bilinir. Eserlerinin çokluğu sorgulanma merakı doğurmuş ve “Ne kadar çok yapıt, nasıl başarıyorsunuz?” sorusuna şu ilginç yanıtı verir:



“Ben düşüncelerimin resmini yapıyorum, bu da ne kadar çok düşündüğümü gösterir.”

Ben bir X takım taraftarıyım. Sportif tutku insanı hayata bağlayan, var olmanın temel kavramı içerisindeki “seviyorum” kategorisine giren bir duygu. Bu tutku bütün takım taraftarları için geçerlidir. X takımın varlığı bazen içimde kıpırtılara neden oluyor. Duyduğum değişik heyecanlar bir rüzgâr gibi içimi serinletiyor. Galip geldiğinde seviniyorum, o hafta daha bir neşeli oluyorum, yenildiğinde motivasyonum kayboluyor, içimde tanımlayamadığım hüzün fırtınaları esiyor. Tabi ki duygularımı sadece bir spor takımına endekslemiyorum, ama takımım beni çok ilgilendiriyor ve duygularımı yönlendiriyor, ancak her şeye rağmen ben Can Hikmet Değirmenci’yim sorumluluklarım var, yapmam gerekenler ve beni bekleyenler var, bu nedenle duygularımı özel ve genel olmak üzere iki kategoride değerlendirmem gerektiğini fark ediyorum. İşte önemli olan bu ayırımı yapabilmek becerisi diye kendi kendime söyleniyorum.

Sorumluluğunu üstlendiğim insanlar ve işyerimin benden beklentileri var, böyle bir durumda takım tutma duygularım daha sonra gelir. Çünkü ben sevdiklerim ve sorumluluklarımla varım. Sempati duyduğum takım belki beni mutlu edebilir, ama bu geçicidir ya sevdiklerim! Beni yaşadıkça mutlu eden yaratıklarıdır ve iş yerim sığındığım, sahiplendiğim, başarı için çabaladığım, ekmek kapım ve bana sahip çıkan kutsal yer. İşte duygu yoğunluğunun nerede ve ne için kullanılması gerektiğinin bir haritası. Kazanmak için çaba har-camalısınız, hem kazanmalı, hem kazandırmalısınız. İşte bu da paylaşmaktır. Tıpkı hayatı paylaştığımız gibi, X takımını seviyordum, ama asıl değerlerimin önüne geçmemeliydi. Ben de öyle yaptım, önce değerlerim sonra hobilerim. Bu kararımdan sonra tuttuğum takımı daha bilinçli ve daha bir farklı sevdiğimi fark ettm.

Otoriteler başarılı olmanın yolu, başarılı insanların başarı öykülerini örnek almaktan geçtiğini vurguluyorlar. Seminerlerimde en dikkat çeken, kulak kabartılan ve ilgiyle izlendiğini bakışlardan hissettiğim konuların başında başarı öyküleri gelmektedir.

Günümüz koşulları içerisinde stresle o kadar sık karşılaşıyoruz ki, “hayat stres için mi var?” diye sorgulamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Bu soruyu kendinize sordunuz mu bilmem, ama biraz düşünürseniz, stresin en çok yapmaya çalıştığımız ya da yaptığımız işte başarılı olacağımız endişesi yaşadığımız anda karşımıza çıktığını anlarız.

Yine bir soruyla devam edelim: “acaba yapmaya çalıştığımız işe gereken dikkati vermeyip, yeterince odaklanamadık mı?” İşte bunu iki kere düşünmeliyiz. Gereken dikkat ve özenin gösterilmediği ve en önemlisi bütün dikkatiyle odaklanılmadığı zaman, nasıl bir sonuç beklediğimizin farkında olmadıkça, stresle başa çıkma konusundaki başarılarımızın yetersiz kalacağını bilmeliyiz.

İnsanlar genellikle bulundukları durumdan şikâyet ederler, bir başkasına özenir, bir başkanının yerinde olmak isterler. Bu sinsi düşünde insan ruhunu öylesine kemirir ki, insan her zaman içinde bulunduğu durumu başkasının durumuyla mukayese eder. Mukayeseleri sonu ikilemler yaşar, özentileri hayallerine dönüşür, ardından kendini küçük görmeye başlar ve farkında olmadan özgüveni yara alır.

Başkasına özenmek, insanın farklı özelliklere sahip olduklarının cazibesi, oluşturduğu düşünce nedeniyle biryere kadar normaldir; ancak boyutları insanın içinde bulunduğu durumu ve kendisini küçük görme aşamasına kadar gelmesi işin dramatik yanıdır. Buradan şu çıkar; insanın hayalleri ve hedefleri konusunda problemleri var, sorumluluklarının ya farkında değil, bu konuda yapılması gerekenleri yapmıyor, hiçbir şey yapmadan birçok şeye sahip olmak istiyor ya da inançlarını yitirmiştir.

Her insan yaşadıkça baklalarına özenir, daha da ilerisi kıskançlık duyguları kabarır; ama bu duyguların onu kamçılaması gerek, hırslandırması gerekir. Kendisini sorgulamalı, ne yapmalıyım gibi arayışlara girerek hayatını yönlendirmeli, yeni ufuklar belirlemek konusunda yeni hedeflerin planlarını yapmalıdır.

Hiç kimse bir başkasının yerini dolduramaz, hiç kimse benim yerimde olamaz. İnsanların farklı karakter yapıları, farklı düşünce yapıları, farklı fiziki özellikleri, farklı değer yargıları ve en önemlisi farklı genetik özellikleri nedeniyle her insanın yaşamdaki yeri farklıdır.

İnsan kendisine özgü hataları ve sevapları, başarılarıyla vardır, her şeye rağmen hiç kimse bir başkası olamaz. Yapılması gereken şudur; başkalarına özenmek duygusu hayatın gizemidir, yapılması gereken ve gerçek olan bu duyguları değerlendirerek olmak istediğin yere ulaşmak konusunda değişmesini istediğin konuda kararlar almaktır.

İnsan bu gördüklerinden, duyduklarından, yaşadıklarından etkilenir. Bütün bunları değişim sinyali olarak algılamayarak aşırı özenti yerine, kendimize pozitif değerler olarak katmalıyız.



İlginizi Çekebilecek Benzer Konular


Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

Mevsimsel depresyon

Karanlıkta dans! 43 senedir her yıl ekim ayının son haftasında bir saat ...