Kapat !
Anasayfa » Sağlık » Diyet » Alkalin Diyeti Sağlıklımıdır?

Alkalin Diyeti Sağlıklımıdır?



ALKALİN SAÇMALIĞI

KANSERDEN KORUNMAK İSTİYORSANIZ DOĞRU BESLENİN. BU TAVSİVEVİ DAHA ÖNCE de duymuşsunuzdur kesin. Ama doğru beslenmek ne demek? Bazı alternatif pratisyenlere göre, sadece “alkalin” diyetini uygulayarak bedenimizin “asit” değil de “alkalin” halinde kalabilmesini sağlayabiliriz. İnsanın aklını çelecek kadar basit bir şeye benziyor. Bir hücre kanserli olunca bu teorinin savunucularının iddialarına göre o hücre oksijen kullanımını azaltıp asit üretimini harekete geçiriyor. Sonra da bu şartlar kanserli hücrelerin hızla çoğalmasına izin veriyor. Bunun olmasını önlemek için ne yapabiliriz? Hücrelerin yeterli oksijen kaynağına sahip olmasını ve üretilen asitlerin nötralize edilmesini sağlayın! Nasıl? Bedene hidrojen peroksid ya da ozon gibi oksijen kaynaklarını sunarak ve “alkalin” besinler tüketerek. Kanser çoktan tutunacak bir zemin bulduysa “en alkaline besinsel mineral” olan sezyumun dozajını arttırmak gerekebilir. Çok basit. Aynı zamanda da çok yanlış!

alkalin diyeti

Sık sık yapıldığı gibi mantıksız tedavi yöntemlerinin destekleyicileri, bilimsel gerçeklerin birkaç dalına tutunup ümitsiz ve bilimsel açıdan kafası karışık olanları yakalayan karmaşık ağın içine bu gerçekleri karıştırır. Bu vakada her şey Alman doktor Otto Warburg’un çalışmasıyla başladı. Warburg, hücresel metabolizma üzerine yaptığı çalışmayla 193 l’de Nobel Tıp Ödülünü aldı. Warburg, kötü huylu hücrelerin büyümesi için normal hücrelerden önemli derecede daha az oksijen almaları gerektiğini ve metabolizmalarının anaerobik (yani oksijen gerektirmeyen) bir yol izleyerek laktik asit üretimine neden olduğunu ortaya koymuştu. Bu düşünce, 1980’lere kadar ilgi görmedi. Herhangi bir tıp eğitimi olmayan Dr Keith Brewer, potasyum ve kalsiyumun hücrelere glükoz ve oksijen aktarımını nasıl kontrol ettiği ve hücre zarının iritasyonunun bu aktarım sistemine nasıl müdahale ettiğiyle ilgili kafa karıştırıcı teorisini desteklemek için Warburg’un bu fikrini kullandı. Bu müdahalenin sonucu Brewer’a göre “Warburg etkisi”ni oluşturuyor. Yani hücrenin asiditesi yükseliyor (ve pH’ı düşüyor), oksijen desteği azalıyor ve kanserin başlıca belirtisi olarak DNA’da değişim meydana geliyor. Brewer’ın iddiasına göre sezyumun potasyuma benzerliği hücrelerin bu maddeyi kolayca kabul etmesine izin veriyor ancak potasyumun aksine sezyum, hücreye oksijenin girmesine izin verirken glükozu aktarmıyor. Sonuçta kanserli hücreler oksijen bakımından zenginleşiyor, glükoz bakımından fakirleşiyor, daha az laktik asit oluşturuyor, daha alkalin hale geliyor ve bu nedenle de ölüyor. Kulağa gayet hoş geliyor ancak Brewer “Warburg etkisi’ni tamamen yanlış anlamış. Kanserli hücrelerin metabolizmanın oksijen kullanmayan bir moduna geçtikleri doğru ancak bu, oksijen varken de gerçekleşen bir şey. Brewer, savını desteklemeyi sürdürerek Arizona’daki Hopi yerlilerinin, Peru’nun dağlarında yaşayan yerlilerin ve Kuzey Pakistan’daki Hunza’ların kanseri hiç bilmediğini iddia etti. Neden mi? Çünkü bu bölgelerin toprağındaki sezyum sayesinde “pH seviyesi yüksek’’ bir beslenme tarzına sahipler. Bu insanların kansere yakalanma oranlarının düşük olup olmadığı tartışılır. Öyle olsalar bile bunun nedeninin beslenme tarzlarındaki sezyuma bağlanması için konunun araştırılması gerekir. En büyük yanlışı da 1984’te yayınladığı bir makalede şunu iddia etmesi oldu: “30’un üstünde insanla gerçekleştirilen deneylerde tümör kütleleri yok oldu. 12 ila 36 saat içinde kanserle ilgili tüm ağrılar ve etkiler kayboldu. Hasta ne kadar çok kemoterapi ve morfin aldıysa hastalığın gerilemesi de o kadar uzun sürdü.” Brewer dünyanın dört bir yanında kanser araştırması yapan tüm akademisyenleri atlatarak kanserin tedavisini keşfetmekle kalmamış aynı zamanda kemoterapinin aslında zararlı olduğunu da kanıtlamıştı.



Mucizevi bir şekilde iyileşen bu hastalar neredeydi ve onları kim iyileştirmişti? Brewer, Washington, D.C. bölgesinde bu inanılmaz başarıyı gerçekleştiren kişi olarak Dr Hellfried Sartori’yi (diğer adıyla Abdul-Haqq Sartori) gösteriyor. 2006’da Tayland’da tutuklanarak sahtecilik ve lisanssız sağlık hizmeti vermekten ceza alan Dr Sartori’yle aynı kişi bu. Sezyum klorid iğnelerini de içeren “kanser tedavileri” için çaresiz hastalarından 50 bin dolar alıyordu kendisi. Her tür hastalığı iyileştirebileceğine dair sürekli sözler veren bu iyi doktorun şanlı bir geçmişi de var. Birleşik Devletler’de “Dr Ozon” olarak tanınıyor. Sezyum klorid iğneleri, kahve lavmanı ve ozonla temizleme gibi onaylanmamış terapilerle hastalarını dolandırmaktan beş yıl Virginia’da, dokuz ay da New York’ta hapis yattı. Brewer’a göre Sartori’nin iyileştirdiği kanserli hastalara ait herhangi bir kayıt yok elbette. Avustralya polisi, Sartori’nin protokolünü uygulayan kliniklerde damardan sezyum klorid enjekte edildiği için ölen altı kişinin ölümünü araştırıyor.

Bir hücrenin pH değerini sezyum kloridle arttırmak bilimsel olarak mantıklı değil ancak tedavinin muhtemel etkinliğini ortadan kaldıran şey bu değil, bununla ilgili herhangi bir kanıt olmaması. Ozon ya da sezyumla kanserin iyileştirildiğine dair herhangi bir kontrollü deney bulunmuyor. Oysa sezyum kloridin kalp ritmini bozup ölüme neden olduğuna dair kanıtlar var. Diyelim ki, bedenin pH’ını yükseltmeyi hedefleyen çok sayıda alternatif pratisyenin önerdiği oral dozlarla bunun olması mümkün değil ama sezyum kloridin hücrelerdeki asitleri nötralize edeceği düşüncesi düpedüz saçmalık.

Evet, sezyum bir “alkali” metaldir. Bir parça sezyum metalini suya damlatarak bir alkalin çözeltisi elde edilebilir. Ancak sezyum kloridle sezyum metali aynı şey değildir. Sezyum klorid, nötr bir tuzdur. Ne olursa olsun kandaki pH seviyesi sezyum klorid alınmasıyla yükseltilemez. Aslında herhangi bir besinin alınmasıyla da gerçekleşmez. İnsan kanı, mükemmel dengeye sahip bir solüsyondur, yani asit seviyesindeki herhangi bir değişime karşı dirençlidir. Ne yediğimiz ya da ne içtiğimiz önemli değildir. pH değerini 7,4’te tutmak için asit ya da baz olarak görev yapan maddeler kanımızda vardır. pH’la ilgili beslenme kaynaklı tepkiler veren tek beden sıvısı idrardır. Ekmek, gevrekler, yumurta, balık, et ve kümes hayvanları idrarı daha asidik yapabilir. Öte yandan hepsi olmasa bile çoğu meyve ve sebze de idrarı daha alkalin hale getirir. Bol miktarda meyve ve sebze ile düşük miktarda et içeren bir beslenme tarzı kanser riskini azaltabilir. Ancak bunun kanserli hücrelerin pH değerlerinin değiştirilmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Kanseri önlemek ya da tedavi etmek için “alkalin” diyeti yapma fikri cazip gelebilir ama gerçekte bu fazla safça bir düşüncedir.



İlginizi Çekebilecek Benzer Konular


Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*